//
you're reading...
Okullardaki İngilizce Dersleri

Acımasızca bir başlangıç.

Aslında bu kategoriyi açarken bu şekilde bir yazı paylaşarak başlayacağımı düşünmemiştim. Ancak okumakta olduğum bir kitapta öyle bir yazı çarptı ki gözüme, paylaşmadan duramadım.

Eminim ki yazıyı okuduktan sonra buna benzer anılarınızın olup olmadığını düşünecek hatta belki de üzerini yıllarca örtmeye çalıştığınız kötü hatıraları gözünüzde tekrar canlandıracaksınız.

Okuduğum kitapta, Ortaokulda İngilizce dersini çok seven ancak ne olduysa liseye başladıktan sonra bu sevgisi nefrete dönüşen bir kız çocuğunun hikayesine yer verilmiş. Hikaye şöyle başlıyor.

… Aslında İngilizceyi çok severim. Daha doğrusu severdim. Ortaokuldan mezun olduktan sonra, yabancı dil ağırlıklı bir liseye başladım. Yeni bir okula giden insanın halini bilirsiniz. Korkarsınız, yabancılık çekersiniz. Ancak biz sadece bu hislere sahip değildik. En önemlisi bütün sınıf olarak bir de nefret duygusuna sahip olmuştuk. Okuldan, derslerden ve beyinsiz öğretmenlerden nefret ediyorduk. Bunun da sebebi bizim birer canlı varlık olduğumuzu unutup, yememizi, içmemizi, uyumamızı hesaba katmadan bize bir yığın ödev veren öğretmenimizden başkası değildi.

Artık ödevlerden dolayı dış dünyayla bağlantımız kesilmişti. Bize verdiği ödevlerin altından kalkamıyorduk. 

Öğretmenimiz bize bir gün İngilizce olarak 1 den 100 e kadar her sayıyı 30 kez yazmamızı söyledi. Haliyle ben de he öğrenci gibi söylene, söylene eve geldim ve ödevlerimin başına oturdum. ama bitirmeme imkan yoktu. gece 2 ye kadar ödev yaptım. Ama artık gücüm tükenmişti.Artık vardiya babamla anneme geçmişti. Onlar da benim bu içler acısı halime üzülüp bana yardım etmişlerdi.

Ertesi gün okula gittiğimde konuşacak arkadaş bulamadım. Hepsi oturdukları yerde sıraya yorgunluktan sızmışlardı. Tabi ki sızarlar çünkü onların benim gibi yardımcıları yoktu belki de. Hiç unutmam bizden ümidi kesen bir öğretmen iki ders boyunca bizim uyumamıza izin vermişti.

Hatta dikkatimi çeken başka bir şey vardı. Bir arkadaşımın parmağı yazı yazmaktan şişmiş, bir de üstüne üslük parmağının şekli kalıcı olarak değişmişti. Artık her parmagına baktıgında hatırlayacak ve o öğretmene beddua edecekti. 

İyi öğretmeyi sadece yazı yazdırmak diye bilen o öğretmenimiz geleceğe 24 tane İngilizce düşmanı yetiştirmeyi başarmıştı.

Hikayeyi okuduğumda ilk birkaç dakika gerçekten ne yapacağımı bilemedim. Yani elim ne yazı yazmaya gitti ne de kitabın sayfalarını çevirmeye devam etmeye. Kalakaldım öylece. Ki bu benim okuduğum şans eseri elime gelmiş bir paylaşımdı. Bunlar gibi binlerce, milyonlarcasının olduğunu sadece ben değil herkes biliyordu. Evet belki biraz abartı olduğunu düşünebiliriz yada öğrenci zihniyetinin bir parçası olduğunu. Ama ortada bir gerçek var ki Ne yazık ki çok sayıda öğretmen kendi dersinden ilerde nefret edecek olan nesilleri yetiştiriyor.

Ben de bir öğretmenim, doğal olarak ben de ödev vermek, verdiğim ödevleri kontrol etmek ve ödevlere göre not vermek durumundayım. Ancak mesele sadece bunları yapmak değil ki, yapılan ödevlerden fayda sağlayabilmek. Sadece defterde imza olsun diye yapılan ödevin ne bana ne öğrenciye faydası yok zaten. 

Daha geçen hafta söylediğim şu cümle geldi aklıma ödev deyince: “Çocuklar bugün çok güzel performans sergilediniz, çok da yoruldunuz, yeterince yazı da yazdınız o yüzden ödev vermiyorum size. Gidin güzelce dinlenin,ama akşam defterinizdekileri tekrarlayın olur mu?”

Galiba iyi bir şey yapmışım. Aferin bana🙂

Sevgilerle…

Tartışma

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: