//
you're reading...
Havadan Sudan

Bir HALI hikayesi..



Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, gökyüzünde, bulutların üstünde bir tanrıkral yaşarmış. Tanrıkrallar o gök şehrinde ölümsüzlük suyundan içerler ve sonsuza kadar kudretli olurlarmış. 

Bu kudretli tanrı, bir gün yeryüzünde yaşan güzeller güzeli, su perileri gibi saf bir faniye aşık olmuş. Ona öyle büyük bir aşkla tutulmuş ki, hiçbir engel tanımaz olmuş o ölümsüz bedeni.

Gelgelelim Tanrıkral bu güzeller güzeli kızdan eşi olmasını istiyor, bu duruluğunun onun ölümsüzlüğünden bile daha güzel olduğunu dile getiriyormuş. Bu güzel kız da bir rüyada olduğunu düşünüyor, yaşadıklarına bir türlü anlam veremiyormuş.

Günler günleri kovalamış ve imkansızlıktan doğan bir aşk çıkıvermiş ortaya. Öyle ki çok geçmeden bir de meyvesi olmuş bu olağanüstü aşkın. Öyle güzel öyle güzel bir oğulları olmuş ki, görenler duyanlar gıpta ile bakar olmuşlar. Ancak öyle bir gerçek varmış ki ana yüreğinin içine attığı, gelip çıkacakmış elbet bir gün. Her şey tozpebme değilmiş elbet, Gökyüzü ülkesinin katı kuralları da varmış. Hatta bu kural bir anne için belki de görüp görülebilecek en katı kuralmış. Gökyüzü ülkesinde erkek çocukları anadan ayırılırmış, ülkenin en bilgin hocalarından eğitimler verilir, geleceğin krallarını yetiştirmek için muazzam çaba gösterilirmiş. Kral olmaya yeterli olduğu vakit ise oğlana ölümsüzlük suyundan içirilirmiş. O günden sonra da zaten o da ölümsüz olurmuş.

Bunu en başından bilen anne, günleri sayar olmuş artık acı içinde. Bilirmiş çünkü bir gün oğlunun ondan koparılacağını. Ne yapsın çaresiz bekler olmuş o gelecek kara günü. 

Ve o gün gelmiş çatmış, tanrıkral oğlunu almaya gelmiş. Güzel eşine de sabırla beklemesi gerektiğini söylemiş. Her ne kadar yüreğinden kopsada parçalar annenin, başlamış sebat içinde beklemeye oğlunu dönecek elbet diye.

Ama, günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalamış. Ne gelen varmış ne giden. Beklemek canına tak etmiş artık annenin. “ben de anneyim, oğlumu ne yapıp edip görmem lazım, bir çare düşünmeliyim..” demiş. Düşünmüş, taşınmış..

“Buldum!” demiş bir gün ve almış eline kazmayı, fidanı. Bildiği bütün dualarını etmiş, okunmuş sularını hazırlamış. Bir ağaç yetiştirmeye karar vermiş. Ama bu ağaç öyle bir ağaç olacakmış ki, göğe ulaşacakmış adalları, oğluna varıverecekmiş hemencecik. 

Yıllarca uğraşmış, fideniz gözünün içine bakmış, nitekim büyümüş de fidancık,bir ağaca dönüşmüş…

Yıllar geçmiş dedik de güzel kadın farketmemiş nice uzun yıllar geçtiğini. Bitap düşmüş, yaşlanmış, hiçbir şeye gücü kalmamış. Günlerden bir gün yıkılıvermiş ağacının kenarına. Kalakalmış…Yummuş gözlerini…

Aslında bilemediği bir şey varmış kadının. Sandığı gibi ölüm onun için bir son değil tam aksine ölümsüzlüğe açılan bir başlangıçmış. Ölüm kadın için adeta bir ödül olmuş. Bu sayede hem oğluna hem de tanrıkrala kavuşmuş olmuş.

Bu hikayeye tanıklık eden ahali de hikayeyi nesilden nesile yaşatmak için Adına HAYAT AĞACI dedikleri bu ölümsüzlük sembolü ağacı bir motif haline getirmişler ve dokudukları halılarda yaşatmışlar.

O gün bu gündür halılarda yaşatılan hayat ağacı, basıldığında sadece bir motif olmadı, gönüllerde de yaşadıkça yaşadı.

                                                                                                                      Burcu Atav

not: Ankara Vakıf Eserleri Müzesi’ne ve Yaratıcı Drama Atölyesindeki bugünkü grup arkadaşlarıma (Türkan’a, Erdal’a, Kübra’ya) da katkılarından dolayı teşekkürü bir borç bilirim.

 

Tartışma

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: