//
you're reading...
Öğretmenlik Mesleği, Genel İngilizce, Okullardaki İngilizce Dersleri

Baş belası İngilizce!

 english-is-fun (1)İNGİLİZCE NİÇİN BAŞ BELASIDIR?

Birçok insan için İngilizce baş belasının ta kendisi, bir an önce kurtulmamız gereken bir ağırlık, sınavlarıyla boğuştuğumuz ve bize ecel terleri döktüren bir canavar, zoraki katlanılması gereken bir ders ya da olgudur. Ancak bazıları için ise ki bu İngilizce ile barış imzalamış ya da belirli bir çalışma neticesinde başarıya ulaşmış bireyler için hayatın anlamı ve dili sevmenin yolu olarak görülür.

Evet, galiba önce onu anlamak sonra da sevmek gerekiyor, tıpkı yine söylediğim gibi hayatın anlamı olarak görmek gibi.

Çocukken annelerimizi, babalarımızı severiz. Fakat onların bizi nasıl sevdiğini, bizim için ne acılara katlandıklarını, ne zorluklara göğüs gerdiklerini anlamamız için bizim de onlar gibi birer anne-baba olmamız gerekir. Hayatın içinde onların rolünü oynamaya başlayınca onları çok daha başka bir gözle görmeye başlarız. Onları daha da çok severiz ve onları daha iyi anlarız. Şu sözü hepimiz belli bir dönem duyarız: “Siz de anne-baba olunca anlayacaksınız.”

Aslında hayattaki pek çok problemin karşımızdakileri anlamaya başladığımız zaman üstesinden gelinir. Karı-koca birbirini anlamaz ise ailede geçimsizlik meydana gelir. Büyüklerle küçükler birbirlerini anlamadıkları zaman kuşak çatışması baş gösterir ve düşünce farklılıklarının olduğu söylenerek bireylerin birbirlerinden uzaklaştıkları görülür. Birbirlerini anlamadıklarını iddia ettiklerinden dolayıdır ki pek çok arkadaşlık, dostluk sona erer.

Tıpkı bu örneklerdeki gibi, dersleri de anlamadığımızda onlarla sorunlar yaşamaya başlarız. Zırhını takınmış bir düşman varmışçasına dururuz onun karşısında. Biz öğretmenler onları anlamadığımız için öğrencilerimizle sorunlar yaşarız, onlara sert davranırız ya da onları üzeriz. Bize hep sevmemiz söylenir. Her şeyi sevmemiz…  Dersini sev, öğretmenini sev işini sev, arkadaşını sev… Çoğunlukla kimse niçin sevmemiz gerektiğini bize anlatmaya uğraşmaz. Sevmezsek ne olacağını da hemen hatırlatırlar.

İngilizceyi sevmeyen öğrenciler de söz birliği etmiş gibi hep aynı cümleleri tekrar edip dururlar. “İngilizceyi hiç anlamıyorum, hep derste İngilizce konuşuyorlar hiçbir şey anlamıyorum, bu dersten nefret ediyorum, bu dersin sınavına girmek istemiyorum, İngilizce çok zor.” Bu cümleler sıralanıverir peşi sıra. “Dur, tamam, sakin ol” demek geçer içimden. “Sakin ol lütfen, çünkü sandığın gibi değil”  demek isterim.

İngilizce “sev” demekle sevilmez öncelikle bunu bilmemiz gerekiyor. Biz eğitimciler öğrencilere sakın ola ki “sana İngilizceyi sevdireceğim” demeyelim, çünkü sevgi öğretilebilen ve öğrenilebilen bir şey değildir. Yapmamız gereken onu anlatmayı başarabilmek. Onu anladıkları zaman zaten sevgi kendiliğinden gelecektir. Kendiliğinden seven bir öğrenci de içinden gelen bu sevgiye zorlamadan sahip olduğu için kendisiyle gurur duyacaktır.       indir

Tam bu noktada aklıma gelen bir hikâyede şöyle anlatır; Öğretmen öğrencilerinden birer iyilik yapmalarını ister. Ertesi gün derse gelince öğrencilerin ne gibi iyilikler yaptıklarını sorar. Bir öğrenci ayağa kalkar ve “yaşlı bir teyzeyi karşıdan karşıya geçirdim.” der. Öğretmen de bunu duyunca ona “aferin” der. Başka bir öğrenciye sorduğunda öğrenci  “ben de Ahmet’e yardım ettim.” der. Öğretmen bunu duyunca ona da “aferin”  der. Daha sonra sınıftaki diğer öğrenciler de aynı cevabı verince öğretmen bu durumda bir gariplik olduğunu fark eder ve “çocuklar bir yaşlıyı karşıdan karşıya geçirmek için bu kadar kişiye gerek yoktur ki” der. Öğrencilerin bu soruya verdikleri cevap daha da enteresandır. “iyi de öğretmenim yaşlı teyze karşıya geçmek istemiyordu ki…”                                                       

İşte bizim de İngilizce öğretmemiz aynı bu hikâyedeki gibi trajikomik bir halde oluyor. Öğrencilere zorla İngilizce öğretmeye çalışarak onlara iyilik yaptığımızı sanıyoruz. Ki bu konuda ne kadar başarılı olduğumuz da ortada. Bir söz vardır ya “bir atı zorla suya götürebilirsiniz ama ona zorla su içiremezsiniz.” diye. İşte aynen böyle, biz de çok farklı bir şey yapmıyoruz, öğrencileri sınıflara dolduruyoruz ama onlara bir şey öğretemiyoruz. Öğretemediğimiz gibi de bir de üstüne kurslar, etütler, özel dersler ile suyu içmeleri için onları yine zorluyoruz.

Kimin söylediğini bilmiyorum ama geçenlerde şu söz ilişti gözüme. İngilizce yazılmış ama Türkçesini de altına ilave ediyorum. Aynen şöyle diyor:

People can love, like or hate each other but there feelings tell them the right way and you should always listen to your heart and not to your head!

İnsanlar sevebilir, hoşlanabilir ya da nefret edebilirler. Ancak onlara doğrunun hangisi olduğunu söyleyen yalnızca hisleridir, öyleyse sadece kalbini dinle beynini değil!

Aslında onlar biliyorlar neyin doğru olduğunu, sadece biraz desteğe ihtiyaçları var bir de zehir gibi çalışan beyinleri. Önce sevmeyi öğrenmeleri için sevecekleri şeyin ne olduğunu anlatmayı denemeliyiz, gerisi zaten kendiliğinden gelecektir.

Bu yazıdaki bazı kısımlar “Matematikle Barışıyorum” adlı kitaptan alıntılanmıştır.

Tartışma

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: